İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Ana Bilim Dalı · volkan.aslan@istanbul.edu.tr1
Günümüzde anayasalar, iktidarı sınırlandırma ve -istisnai birkaç devlet bir tarafa bırakılırsa- bir devletteki en üst hukuk normu olma özellikleriyle tanımlanmaktadırlar. Bir anayasa için iktidarı sınırlandırmanın ve temel hak ve özgürlükleri güvence altına alacak kurumsal organizasyonu sağlamanın varoluşsal bir gereklilik olduğunu savunan görüş, anayasalı devlet ile anayasal devlet arasında ayrım yapmakta; bu niteliklerden mahrum devleti “anayasalı”, bu nitelikleri haiz devleti ise “anayasal” olarak nitelendirmeyi tercih etmektedir. Dikkat edilirse bu görüş, liberal olan ve olmayan anayasalar ayrımını reddetmekte; iktidarı sınırlandırmayan anayasaların bulunduğu, liberal olmayan devletleri “anayasal olmayan” devletler olarak kabul etmektedir. Bu görüşün karşısında ise anayasanın tanımını iktidarı sınırlandırma işlevine hasretmeyen, farklı tipte anayasacılıkların mümkün olduğunu kabul eden görüş bulunmaktadır. Bu çerçevede ikinci görüş anayasanın tanımında anayasaların dar anlamda hukuki işlevini dikkate alırken, birinci görüş bununla yetinmemekte, siyasi iktidarın sınırlandırılması ile hak ve özgürlüklerin korunması yolundaki siyasi işlevi de dikkate almaktadır.
Türk Anayasa Hukuku öğretisinde de ağırlıklı olarak benimsenen birinci görüş çerçevesinde iktidarın sınırlandırılma işlevi temel belirleyici olarak kabul edilerek anayasaların değerlendirildiği görülmektedir. Bu bakımdan, günümüz liberal anayasacılığının gerekleri ışığında değerlendirildiğinde, Kanun-ı Esasi’nin Osmanlı İmparatorluğu’nu anayasalı ancak anayasal olmayan bir devlet haline getirdiği söylenebilir. Öğretide ileri sürülen, Kanun-ı Esasi ile birlikte “meşrutî monarşi tam anlamıyla kurulamamış olsa da, artık mutlak monarşiden çıkıldığı”2, Kanun-ı Esasi’nin “dönemin meşruti monarşilerindeki siyasal ve hukuki dönüşüm, sınıfsal mevzilenme göz önüne alındığında bir başlangıcın metinsel ifadesi” olduğu,3 “anayasalı monarşi” kurmakla birlikte4 “anayasal monarşiyi gerçekleştirmediği”5 şeklindeki nitelendirmeler söz konusu kabulü ortaya koymaktadır.
Kanun-ı Esasi’nin yapılış sürecine bakıldığında, anayasanın bir devrimden ziyade padişahın ve bürokratik seçkinlerin belirli ölçüde ortaklaşan iradelerinin ürünü olduğu görülür. Hal böyle olunca, anayasa metninde padişahın güçlü konumunu sürdürmesi de şaşırtıcı karşılanmamalıdır.6 Osmanlı İmparatorluğu içindeki siyasi ve diğer etkenlerin yanı sıra yine o dönemde mevcut diğer devletlerin siyasi ve sosyal açıdan mevcut benzerlikleri, anayasa metninde padişaha önem verilmesini de mümkün kılmıştır.7 Kanun-ı Esasi’nin hazırlanma sürecinde Batılı anayasal modellerden yararlanılması da bu sonucun oluşmasına engel olmamıştır. Nitekim Kanun-ı Esasi’nin hazırlanması aşamasında incelenen ve örnek alındığı düşünülen anayasalar arasında günümüz kriterleri açısından liberal devletlerin anayasaları olduğu gibi iktidarın sınırlandırılmasının önceliklendirilmediği devletlerin anayasaları da bulunmaktadır.8
19. yüzyılda anayasaların birkaç istisnai devlet dışında, yönetimin kurumsallaşması ve toplumsal entegrasyon gibi işlevleri daha fazla ön plana çıkmıştır. Bu işlevleri dikkate alan bir karşılaştırma, Kanun-ı Esasi’nin “gerçek bir anayasa” olup olmadığına ilişkin tartışmaların, anayasacılığın tarihsel bağlamı dikkate alınarak yeniden düşünülmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Kanun-ı Esasi’nin esasen “devletin bekasını” sağlama ve İmparatorluğu bir arada tutma amacına hizmet eden bir anayasal araç olarak tasarlandığı söylenebilir. Gerçekten de Kanun-ı Esasi’nin ve Osmanlı dönemi anayasal gelişmelerinden çoğunun ana amacı, devletin bütünlüğünü sağlamak olup bu bütünlük nihayetinde Osmanlı vatandaşlığı ile sağlanmaya çalışılmıştır.9 Diğer bir deyişle Kanun-ı Esasi’ye Osmanlı İmparatorluğunu oluşturan farklı etnik, dini ve toplumsal unsurları ortak bir “anayasal vatandaşlık” kimliği etrafında bütünleştirmeyi hedefleyen10 bir işlev de yüklenmiştir. Kanun-ı Esasi’nin metnine baktığımızda, içerisinde yer alan, “Devleti Osmaniye memalik ve kıtaatı hazırayı ve eyalatı mümtazeyi muhtevi ve yekvücud olmağla hiç bir zamanda hiç bir sebeble tefrik kabul etmez.” şeklindeki birinci madde ile “Devleti Osmaniye tabiyetinde bulunan efradın cümlesine herhangi din ve meshepten olur ise bila istisna Osmanlı tabir olunur ve osmanlı sıfatı kanunen muayyen olan ahvale göre istihsal ve izae edilir.” şeklindeki sekizinci madde anayasaya yüklenen söz konusu işlevi açık bir biçimde ortaya koyan düzenlemelerdir.11 Özellikle gayrimüslim tebanın haklarını koruma gerekçesiyle içişlerine sürekli müdahale edilen İmparatorluğun Kanun-ı Esasi’nin ilanını Tersane Konferansı’na denk getirmesi bu bakımdan anlamlıdır. Haliyle, padişahın mutlak iktidarını dolaylı ve kısmi biçimde sınırlandıran ya da bu sınırlandırmayı etkisiz bırakan düzenlemeler, liberal bir anayasal dönüşüm amacından ziyade, imparatorluğu ayakta tutmaya yönelik işlevsel bir stratejinin parçası olarak değerlendirilmelidir. Bu bakımdan iktidarı sınırlandırmak, Kanun-ı Esasi’nin amaçları arasında yer alsa da öncelikli amacı değildir.
İktidarı gereğince sınırlandırmamakla birlikte Kanun-ı Esasi’nin metnine baktığımızda temel hak ve özgürlüklerin düzenlenmesi bakımından liberal geleneğe uygun bir anayasa metni ile karşılaşıyoruz. Ayrıca, Bülent Tanör Hocamızın “hoş bir sürpriz” olarak nitelendirdiği,12 Kanun-ı Esasi’nin yargı organı ile ilgili getirdiği düzenlemelerin, günümüz standartları açısından dahi oldukça ileri düzeyde olduğunu da görüyoruz. Yine de Kanun-ı Esasi’nin meşruti monarşiye geçişi sağlamadığı, bu geçişin 1909 değişiklikleri ile gerçekleştiği öğretimizde ağırlıkta olan görüştür. Bu durum da Kanun-ı Esasi’nin “anayasa niteliğine” yönelik tartışmalarda yasama-yürütme arasındaki ilişkilerin ve bilhassa padişahın yetkilerinin belirleyici olduğunu göstermektedir.
Nitekim sürgün yetkisinin kaldırılması ve bazı hak ve özgürlüklerin anayasa metnine eklenmesi dışında, 1876 metni ile 1909 değişikliklerinden sonraki anayasa metni arasındaki temel farklılıkların hükümet sistemindeki radikal değişiklikler üzerinden ele alındığını görüyoruz. Diğer bir deyişle 1909 yılında Kanun-ı Esasi’nin değiştirilerek “daha saf bir parlamenter sisteme” yaklaşılması, devletin anayasalı bir devletten anayasal bir devlete geçişi olarak kabul görmektedir. Bu çerçevede anayasanın liberal devletlerdeki işlevlerini gerçekleştirmesi düşüncesi anayasal tarihimiz bakımından parlamenter sistemin benimsenmesi düşüncesi ile paraleldir. Osmanlı-Türk anayasal gelişmeleri bir bütün olarak değerlendirildiğinde, parlamenter sistemin kurulup geliştirilmesi süreci ülkemizde aynı zamanda anayasalı devletten anayasal devlete geçişi de ifade etmektedir. Bu süreç diğer taraftan milli egemenlik anlayışına geçişi de somut bir biçimde ortaya koymaktadır. Nasıl ki 1909 değişikliklerini içeren kanunun başlangıcında “hakimiyet-i milliye’den” bahsedilmiş olsa da13 milli egemenlik ilkesine esas bağlılık Cumhuriyet dönemi anayasaları ile başlamıştır;14 parlamenter sistem de Osmanlı İmparatorluğunun son döneminde oluşturulmaya başlanmış; Cumhuriyet dönemi anayasaları ile ideal formuna ulaşmıştır. Dolayısıyla Türkiye’de anayasal devlet milli egemenlik ve parlamenter sistem üzerine dayalı olarak ortaya çıkmıştır denebilir. Bu çerçevede 1924 Anayasası milli egemenliğin, 1961 Anayasası ise parlamenter sistemin kökleştiği anayasalar olarak karşımıza çıkmaktadır.
1982 Anayasası ise her ne kadar yürütme organını güçlendirmiş ve devlet başkanını ayrıcalıklı bir konuma getirmiş olsa da parlamenter sistem geleneğini sürdürmüştür. Ancak bu Anayasada yapılan 2007 değişiklikleri ile birlikte Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından doğrudan seçilmesinin öngörülmesi, 150 yıllık anayasal gelişim çizgimiz üzerinde büyük bir gedik oluşturmuştur. 2017 Anayasa değişiklikleri ile başkanlık sistemine geçmemiz ise parlamenter sisteme ilişkin anayasal birikimimizin sona ermesi sonucunu doğurmuştur. Bu bakımdan ülkemizde son yıllarda etkisi fazlasıyla hissedilen otoriterleşmenin, kuvvetler ayrılığının fiilen ortadan kalkmasının, hukuk devleti ilkesinin aşınmasının parlamenter sistemden vazgeçmemizle yakından ilişkili olduğunu düşünüyorum. Elbette söz konusu olumsuzlukların yaşanmasında tek belirleyici unsur hükümet sistemi değişikliği değildir. Siyasi partilerin yapısının, TBMM çoğunluğunun uzun süredir aynı parti yahut ittifak tarafından elde tutulmasının ve yargı bağımsızlığıyla ilgili sorunların da mevcut olumsuz durumda etkisinin olduğu söylenebilir. Bu bakımdan 2017 değişikliklerinin hükümet sisteminin yanı sıra Hakimler ve Savcılar Kurulunun oluşumunda gerçekleştirdiği değişikliklere de özellikle vurguda bulunmak gerekir. Ancak 1982 Anayasası’nın anayasa değişikliği, af kanunu çıkarılması ve bazı kamu görevlilerinin seçilmesi dışında parlamento çoğunluğuna verdiği “hemen her şeyi yapabilme” yetkisi, parlamento çoğunluğunun desteğine sahip bir başkanın olduğu başkanlık sistemi ile birleştiğinden Türkiye’de mevcut iktidarın sınırlı bir iktidar olduğunu ileri sürmek günümüz itibariyle mümkün gözükmemektedir. Bu konuda, Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması şeklinde ortaya çıkan kriz iyi bir örnek teşkil etmektedir. Özellikle son on yıldaki kararlarıyla yerleşik içtihatlarının kapsamını daraltan Anayasa Mahkemesinin hak ve özgürlükler lehine verdiği oldukça sınırlı sayıdaki kararlarına karşı dahi tahammül edilmemesi, Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamayan hakimlerin sorumlu tutulmak bir yana ödüllendirilmesi ve bu hukuksuzluğa yasama ve yürütme organlarının sahip çıkması bu bakımdan oldukça çarpıcıdır. Tam bu noktada Türkiye’de diğer yüksek mahkemelerin ve derece mahkemelerinin Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamama yolundaki pratiklerinin başkanlık sisteminin uygulanmaya başladığı ve yeni yargısal düzenin oluştuğu 2018 yılında başlamasının15 da tesadüf olmadığını düşünüyorum.
Tüm bu hususlar ışığında, Türk anayasa hukukunun gelişimindeki iki temel itici güçten birisi olan parlamenter sistemin ortadan kalkmasının anayasal yönetimin ortadan kalkması süreci ile eş zamanlı gerçekleştiğini vurgulamak istiyorum: Parlamenter sistem memleketimiz için yalnızca bir hükümet sistemi değildi. Kuvvetler ayrılığının, kusurlu da olsa yargı bağımsızlığının ve denetlenebilirliğin yegane güvencelerinden birisiydi.
Kanun-ı Esasi’nin kabulünün 150. yılı münasebetiyle 2026 yılı, Türkiye’de anayasacılığın ve anayasanın işlevlerinin yeniden değerlendirilmesi için önemli bir fırsat sunuyor. Kanun-ı Esasi, iktidarı sınırlandırma işlevi yönünden zayıf kalsa da parlamenter sisteme ilk adımı attırması bakımından tarihsel bir sac ayağıydı. Yaşadığımız anayasal kesintiden kurtulmanın, iktidarın yeniden sınırlandığı “anayasal bir yönetime” geçmenin, ancak bu tarihsel devamlılığa sahip çıkarak parlamenter sisteme ve kuvvetler ayrılığına geri dönmekle mümkün olacağını düşündüğümü de ifade etmek isterim.
Bu vesileyle, Kanun-ı Esasi’nin kabulünün 150. yılı kutlu olsun!
-
Arş. Gör. Ahmet Melihşah Çevlik’e değerli katkıları için çok teşekkür ederim.↩︎
-
Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku, 4. Baskı, Bursa, Ekin, 2021, s. 60.↩︎
-
Ece Göztepe, Aykut Çelebi, “Anayasa Kavramı ve Türkiye’de Anayasa Tartışmaları”, Demokratik Anayasa: Görüşler ve Öneriler, İstanbul, Metis, 2012, 9-25, s. 13.↩︎
-
Abdurrahman Eren, Anayasa Hukuku Dersleri: Genel Esaslar-Türk Anayasa Hukuku, 7. Baskı, Ankara, Seçkin, 2025, s. 194.↩︎
-
Bertil Emrah Oder, “Türkiye Anayasacılık Bakımından Nasıl Değerlendirilebilir?”, Türkiye’nin Anayasa Gündemi, Derleyen: İbrahim Ö. Kaboğlu, İstanbul, İletişim, 2016, 18-21, s. 18.↩︎
-
Eren, Anayasa Hukuku Dersleri: Genel Esaslar-Türk Anayasa Hukuku, s. 203.↩︎
-
Doğukan Sever, “İlk Osmanlı Anayasası Bir Hukukî Resepsiyon Vakası Mıydı? 1831 Belçika ve 1850 Prusya Anayasaları ile Karşılaştırmalı Bir İnceleme”, Servet Armağan Armağanı, İstanbul, Filiz Kitabevi, 2026, s. 442.↩︎
-
Bu konuda bkz.: Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 1998, s. 132-135; Mehmet Akad, “L’influence de la Constitution Belge sur la Loi Constitutionnelle Ottomane”, Annales de la Faculté de Droit d’Istanbul, Sayı: 74, s. 61-73.↩︎
-
Eren, Anayasa Hukuku Dersleri: Genel Esaslar-Türk Anayasa Hukuku, s. 200.↩︎
-
Barış Bahçeci, Türk Hukukunda II. Meşrutiyet (1908-1920): Panoramik Bir Dönem İncelemesi, İstanbul, On İki Levha, 2023, s. 95.↩︎
-
Eren, Anayasa Hukuku Dersleri: Genel Esaslar-Türk Anayasa Hukuku, s. 200.↩︎
-
Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, s. 144.↩︎
-
“(…) devre-i ictimaiyenin ahir i olmak ve Meclis-i Meb’usan’dan tevdi olunan levayıh-ı kanuniye tekessür etmek sebebiyle Kanun-ı Esasî’nin baştan başa tedkikatma vakit müsait olamamı ve meşrutiyeti idare ve hakimiyet- i millîyenin teeyyüdü için kanun-ı mezkûr mevaddmm en mühim ve müstacel olanlarının tedkiki (…)”↩︎
-
Süheyl Batum, Didem Yılmaz, Serkan Köybaşı, Anayasa Hukuku: Temel Kavramlar ve Genel Esaslar, 2. Baskı, İstanbul, On İki Levha, 2025, s. 500-501.↩︎
-
2018 yılında gazeteciler Şahin Alpay ve Mehmet Altan’la ilgili verilen bireysel başvuru kararlarının İstanbul ağır ceza mahkemeleri tarafından uygulanmaması ile birlikte Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru kararlarının uygulanmaması pratiği ortaya çıkmıştır.↩︎
Volkan Aslan, Kanun-ı Esasi’nin Mirası, Milli Egemenlik ve Parlamenter Sistem, ICON-S Türkiye Blog, 2 Kasım 2026, https://iconsturkiye.org/2026/11/02/kanun-i-esasinin-mirasi/
ICON•S Türkiye Topluluğu sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.